Dr. Şakir Diclehan: Profesör Karahan Ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın Hanımı

Dr. Şakir Diclehan: Profesör Karahan Ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın Hanımı
“-Yahu, herkes bizim damadın “Yunus Emre” diye bir eserinden bahsediyor. Meğer Yunus Emre’yi ona Necip Fazıl aşılamış, tefsirini (açıklamasını) Kilisli Rif’at yapmış, kâğıdını Arif Dino tavsiye etmiş… Meğer… Meğerse şiirlerinin sahibi de Yunus Emre’ymiş!.

Başlığa bakarak ayrı dünyalarda yaşayan bu iki insanın, ne gibi benzerlikleri ve ortak yönleri vardır şeklinde bir soru aklınıza gelebilir. Yazıyı sonuna kadar okuyunca onların bir noktada buluştuklarını görecek ve böylece hayretiniz de giderilmiş olacaktır.

Dünyada emek vermeden hazırlanan eserler olduğu gibi bu eserlerden anlamayan ve değerlendirme yaparken ironiye varan bir edayla hüküm verenler de toplumumuzda zaman zaman bunların eksik olmadıkları da görülmektedir.

Büyük insanların bir talihsizliği de, içinde yaşadıkları çevre, toplum, kurum ya da ailesi tarafından anlaşılmamış olmalarıdır. Hazret-i Adem’le evrenin göğüne, insanlık evreninin göğüne incelerden ince bir hilal olarak doğan ay, Hazret-i Nuh zamanında artık yüzü pas tutmaya başlamıştı. Güneş, bir bakır parçası gibi batıyordu. Yeni bir mesaj getiriyordu Hazret-i Nuh… Ama ailesinden bir fert, onu pek anlamak istemiyor ve bu konuda ısrarcı davranıyordu…

Firavun… Değerli mücevherler, incilerle bezenmiş tacı, büyük bir saltanatı vardı… Rivayetlere göre başına taktığı ihtişamlı tacı ve iri gövdesi ile insanlara heybetli bir izlenim vermekteydi… Tahtı, yerden dört basamak yukarıdadır… Tahtının her bir yanı, vezirlerinin oturması ve kendisini ziyarete gelenlerin ağırlanması için güzel minderlerle, yumuşak halılarla döşenmişti…

Firavun, herhangi birine seslendiği veya emir verdiği zaman, karşısındaki kişi başını ve gözlerini yere eğer, el pençe divan durur… Korku içinde söylediklerini dinlerlerdi... Bu korkuyla insanlar onu övmeye, kendisinde bulunmayan özellikleri ona atfetmeye başlamışlardı… Firavun, insanların kendisine böyle davrandıklarını gördükçe kendisini adeta bir ilah gibi hissetmiş ve buna onları inandırmaya başlamıştı... Asiye Allah’ın en azılı düşmanı Ramses’in, Firavun’un karısı... Ne bir peygamber annesi ne bir peygamber kızı ne bir peygamber torunu… Üstelik de saltanat sahibi bir kadın…

Asiye... Zalim, despot bir diktatörün karısı... Bir sultan… Saray hanımı… Saltanat sahibi... Eli sıcak sudan soğuk suya değmeyen, istediği şeyi, istediği şekilde, istediği zamanda yaptırabilecek güce sahip bir kadın... Kur’an bundan bahsediyor.

Her başarılı erkeğin arkasında güçlü bir kadın vardır sözüne karşılık bazı büyük insanların hanımları da kendisini anlamayacak yaradılıştadırlar... Necip Fazıl, bohem hayatı yaşadığı dönemlerde arkadaşı Arif Dino’dan bahsederken, ilginç bir şekilde kalem oynatır: “Arif Dino o kadar hissidir ki, Peyami Safa ile arası açılan Genç Şairi (Necip Fazıl’ın kendisi) birbirleriyle kucaklaşmaya davet etmiş, manzarayı görünce de ağlamaya başlamıştır” der.

Yeryüzüne ayak basan her insanın kuşkusuz bazı özellikleri vardır. Arif Dino da onlardan biridir. Eski eşyaya, sanat eserlerine, hatlarda (yazılarda), yazma kitaplarda kullanılan kâğıtlara, tezhip renklerine, çinilerdeki tonlara tutkun ve bunların meydana geliş tekniğinde bilgili…

Üstad, onun bu özelliğini şöyle dile getirir: “Mesela Burhan Toprak’ın derlediği “Yunus Emre’yi “şekeri kâğıt” dedikleri bir kâğıda bastırmak için yapmadığını bırakmamıştır.” Der ve sözü Mereşal Fevzi Çakmak’ın eşine getirerek şöyle kalem oynatır: “Mareşal Fevzi Çakmak’ın zevcesi hanımefendinin, damadı Burhan Toprak hakkında ve bu mevzuda yapacağı müthiş bir “espri” vardır. Edebiyatla, sanatla, fikirle ilimle, en küçük alakası olamaya bu asker karısı hanımefendi, eser çıkınca demiş ki:

“-Yahu, herkes bizim damadın “Yunus Emre” diye bir eserinden bahsediyor. Meğer Yunus Emre’yi ona Necip Fazıl aşılamış, tefsirini (açıklamasını) Kilisli Rif’at yapmış, kâğıdını Arif Dino tavsiye etmiş… Meğer… Meğerse şiirlerinin sahibi de Yunus Emre’ymiş!.. Ya ne kalıyor bizim damada bu eserden?

Bu anlayış ve anlatıştaki hakikat payı Burhan Toprak’ı çılgına çevirecektir.” Bu durum, ünlü insanların kaderi midir acaba?

Bir örnek de benim üniversitede çalıştığım zamanlardaki yaşadıklarımdan… İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı Kürsüsü’nde (Bugün Eski Türk Edebiyatı Bilim dalı deniliyor) asistan olarak bulunuyorum. Kürsü başkanı Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, Kültür Bakanlığından sağladığı maddi destekle “Dr. Muhammed İkbal ve Eserlerinden Seçmeler” adında bir kitap hazırlayacaktı. Kitaba aldığı İngilizce parçaların tercümesi, o zaman İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde doçent olan (1974) Leyla Melek Kermenli, Farsçalarını, Arap Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümünde okutman olan İranlı Ali Milani, Urducalarını da, Pakistanlı Kıyani tarafından yapıldı.

Karahan Hoca, kitabına değer katsın diye kapağını da Latin yazısında üstad Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü'nde hat, cilt restorasyonu derslerini ölümüne kadar veren hocalarından hattat ve cilt sanatçısı Prof. Dr. Emin Barın’a yaptırmak istedi. Hoca ya ne mi kaldı demeyin? Ona da kitaba önsöz yazmak işi kaldı… Emin Barın’a gitmemizin ilginç bir hikâyesi vardır. Karahan, bir yere gidince yanına mutlaka asistanlarını, özellikle de beni almayı ihmal etmezdi. Kitap kapağı için Barın Hoca’nın İstanbul/Çemberlitaş semtindeki bürosuna gitmiştik. Duvarda güzel yazıyla yazılmış asılı bir levha duruyordu. Arapça bildiğini kanıtlamak için Karahan Hoca levhayı okumaya çalışıyor, fakat bir türlü okuyamıyordu. Ben de, levhayı okumaya hazırlanan biri olarak değil de ani bir refleks sonucu “Gel keyfim gel” şeklinde okumuştum. Çünkü levha tersinden ve iç içe geçecek tarzda “gel keyfim gel”i içeriyordu. Emin Barın Bey:

“- Eyvah! Ne günlere kaldık, asistan, hocasına ders veriyor ve hocasının okuyamadığı levhayı okuyor” deyince, ben çok korkmuştum, çünkü o anda Karahan’ın ne yapacağını tahmin etmek pek mümkün değildi. Küfür de edebilir, ortalığı toz dumana katabilirdi de… Bereket versin kitabın hatırı için saldırı oklarını Emin Barın’a yöneltirken:

“Bana bak Emin, bu lafı Reis-i Cumhur dahi bana söyleyemez. Ama kitabıma yapacağın kapağın hatırı için sana bir şey söylemiyor ve susuyorum” demişti. Büyük bir tehlike ve vartayı atlatmıştık böylece... O anda küfür de edebilirdi. Çünkü, kendisi: “küfür dünyasında üstü açılmamış ve kimsenin kullanmaya pek cesaret edemeyeceği kelimelerin lugatını yazacak yetenek ve birikime sahip biriyim” derdi Prof. Dr. Abdülkadir Karahan…

Kaynak:

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum